"Yanlış Hayat Doğru Yaşanmaz"
Theodor Adorno
Diaspora entelektüellerinin temel düşünsel faaliyeti kişisel hayat deneyimini rasyonalleştirmektir. Hapsolduğu irrasyonel kurguyu rasyonel bir zemine oturtabilmek adına, benimsediği ideolojiyi de, halkını da içinden istediği parçaları seçip alabileceği bir malzeme odasına çevirir. Bu yüzden aslında entelektüelin alanına giren bir takım uğraşıları olsa da "Aydın" değildir. Kendi karanlığıyla yüzleşmemiş bir özne, nasıl etrafını aydınlatabilir ki?
Aydın kavramı aslında Türkçe'ye entelektüel kavramına yapılan olumlu bir atıfla aktarılmıştır. Kavramının kökü latincede "anlamak" anlamına gelen intellectus kelimesi. Farklı anlamlarda kullanılabilecek olsa da düşünsel konularla ilgilenip, bilgi edinen, fikir geliştiren, yorum yapan kişiler için entelektüel ifadesini kullanabiliriz. İdeolojik referansların da katılımıyla "Aydın" farklı şekillerde tarif edilebilir. Yine de aydın faaliyetine yönelik yapılacak bir tanımda uzlaşmak zor değil: Aydın, mevcut koşulların olumsuzluğunu eleştirir, topluma hem kendi içinde bulunduğu durumu farkedebileceği hem de farklı bir gelecek yaratabilmenin mümkün olduğunu gösterecek perspektifler sunar. Bir başka deyişle aydınların iki temel faaliyeti, olumsuzun olumsuzlanması ve bir "iyi yaşam" idealininin sunulması olarak tarif edilebilir.
Foucault, "Batı toplumunda eleştirel tutumun soyağacını çıkarmayı" hedeflediğini söylediği "Doğruyu söylemek" adlı kitabında Antik Yunan metinlerini inceleyerek eleştirel tutumun kökünü hakikati söyleme (Parhessia) kavramında arıyor. Antik Yunan'da bu kavram, hakikati söylemenin risk taşıdığı durumlarda herhangi bir yurttaşın ahlaki sorumlulukla hareket ederek kendisini ifade ettiği durumlar için kullanılıyor. Foucault kavramı tam olarak şu şekilde tarif ediyor: "Daha kesin bir ifadeyle, parrhesia, konuşmacının hakikatle olan kişisel ilişkisini ifade ettiği, hakikati anlatma eylemini başka insanlara (ve aynı zamanda da kendisine) yardım edip onların durumunu düzeltme amacını taşıyan bir ödev gibi gördüğü ve bu nedenle hayatını riske attığı bir sözel etkinliktir." Kavramın bir diaspora toplumu olan bizler için en önemli yanı aslında kendisiyle birlikte üzerindeki toplumsal kısıtlamalardır. Antik Yunan'da bu hakkı kullanabilmek için yurttaş olmak yetmez ayrıca hem anne hem babanızın o şehrin yurttaşı olması gerekirdi. Yani eğer, hakikati söylemek istiyorsanız, aidiyetinizin tam olması gerekiyor.
Foucault, parhessia hakkını anlatmak için, Euripides'in Fenikeli Kadınlar eserinde kardeşiyle yaşadığı iktidar savaşı sırasında sürgüne gönderilen İOKASTE'nin annesiyle girdiği diyaloğu incelemiş. 2500 yıllık bir eserde rastladığımız sürgünün konuşma hakkı meselesinin karşılığı günümüz Türkiye'sinde de mevcut. Demokratik açılım sürecinde Kürt ve Türk milliyetçilerinin sık sık dillendirdiği "Asli Unsur" olma iddiası tam da 2500 sene önce İOKASTE'nin yaşadığı deneyimle benzer dinamiklerden besleniyor. Rauf Orbay'ın mecliste karşılaştığı "Ataların nereden geldiyse oraya git" hakareti tam da bu zihniyetin bir ürünüdür. Vatanından daha çok benimsediğini söylediği Türkiye Cumhuriyeti için yıllarca hizmet verdikten sonra görüş ayrılıklarıyla kendisini ifade etmeye başladığında konuşma hakkının kısıtlı olduğu hatırlatılmıştır Rauf Orbay'a. Uzun yıllar Çerkesler'in kamusal alanda ancak hainlikle özdeş sunulan "Çerkes Ethem" imgesiyle anılması da aynı sebeptendir. Bugün, vatandaşı olduğumuz Türkiye Cumhuriyetin'de Kafkasya konusundaki duyarlılıklarımız ancak "Asli Unsurlar"ın çıkarlarıyla örtüştüğü sürece gündeme gelebilir. Çeçenya için Avrasya gemisinin kaçırılmasının kahramanvari bir eylem olurken, aslında nitelik olarak ondan hiç farklı olmayan Swiss otel baskının medyada alçaklıkla nitelendirildiğini hatırlayalım.
Ancak meselemiz zaten tabii ki bu kadar basit değil. Bu kadar basit olsaydı eğer, bu uğurda ödenmiş pek çok bedelden ve bir mücadele tarihinden söz ediyor olurduk. Öyle ya, içinde bulunduğumuz ortam nefes almanızı engelliyorsa, bunu engellemek için mücadele edersiniz. Aydın faaliyeti dediğimiz şey tam da, hayatını riske atma pahasına doğruyu söylemeyi ahlaki bir sorumluluk olarak görmek değil midir? Oysa Cumhuriyet tarihi boyunca, Kafkas diasporasına yönelik devlet politikasını eleştirebilen çok az tutum göreceksiniz. Bunların arasında en bilinir olanı Fetgerey Şoenu'nun Balıkesir Çerkes sürgününü eleştirmek için mecliste gerçekleştirdiği sunumdur. Bu sunumda da Çerkesler'e yönelik baskıların haksızlığından dem vururken, kendi hallerine bırakılmaları halinde zaten asimile olacakları ifade edilebilmiştir.
Kafkas Diasporası'nın Türkiye kamuoyuna kendi kimliğiyle katılımının, baskıcı kamuoyu ve totaliter devlet anlayışı yüzünden gerçekleşemediğini bir önceki yazımda söylemiştim. Fakat bu çözümleme, diasporaya muhalif bir karakter kazandıracak aydınların eksikliğini açıklamaya yetmiyor. Toplum sürgün halk psikolojisiyle tüm reflekslerini egemen bellediği söyleme teslim etse dahi, bu sürecin kısıtlı bile olsa bir muhalefetle karşılaşması gerekiyordu.Çünkü bir yandan da bir adaptasyon ve aidiyet süreci işlemekte. Tam da Türkiye aidiyeti duygusunun geliştiği andan itibaren sorgulamaların ve bir zihinsel karmaşanın oluşması gerekirdi. Bu tür bir baskılanma süreci eğer bir mücadele pratiği ve aydınların ortaya çıkmasıyla sonuçlanmıyorsa artık kendimize yönelik de sıkı bir eleştirel tutum içine girmemiz gerekiyor. Acaba, Türkiye kamuoyunda önümüze çıkan bu kısıtlamayı hiçbir tepki göstermeden kabulleniyor oluşumuzun sebebi bu kısıtlamalara aşina oluşumuz ve aslında haklı buluyor olmamız olabilir mi? Hani güç bizde olsa, bundan çok daha beterini yapabilecek denli totaliter olabilir miyiz mesela?
İON: Eğer izin verirsen, annemin Atinalı olması için dua ediyorum ki onun sayesinde konuşma [parrhessia] hakkına sahip olabileyim. Çünkü, bir yabancı, soyu karışmamış bir şehre geldiği zaman, adı vatandaş olsa bile ağzı bir köle olarak kalır. Konuşma [parhessia] hakkı yoktur onun.
Euripides'in İon adlı oyunundan yapılan bu alıntı bizimle birebir örtüşüyor. Ve aslında şikayet ettiğimiz toplumun kendisinden çok daha kısıtlayıcı olduğumuzu da hatırlatıyor bizlere. Pek de özen gerektirmeyen bir incelemeyle, diasporada cereyan eden siyasi tartışmalarda konuşma hakkı meselesinin önemli bir yer tuttuğunu göreceksiniz: Bizden değilseniz konuşma hakkınız yok, yaşamadığınız yer hakkında konuşma hakkınız yok, savaşmadıysanız konuşma hakkınız yok, anneniz veya babanız bizden değilse konuşma hakkınız yok, adınız bilinmiyorsa konuşma hakkınız yok, zaten ancak 30 yaşında olduğunuzdan 30 senedir aynı deneyimi paylaşamadığınız insanlara karşı konuşma hakkınız yok, yabancıyla evlendiyseniz konuşma hakkınız yok, bizden biriyle evlenen bir yabancıysanız konuşma hakkınız yok... Yoklar çoğaltılabilir.
Türkiye'nin totaliter kamuoyunca dayatılan ve aslında çok daha totaliter bir anlayışla diaspora tarafından da içselleştirilen bu kısıtlamalar sayesinde Kafkas Diasporası, Yunan deyimiyle konuşma hakkı olmayan kölelere dönerken, entelektüelleri de henüz ilk faaliyetlerinde ikinci bir sürgüne tabi tutulur. Daha henüz ilk sorularını sormaya başladığında marjinalleştirilerek dışlanır. Ana gruplar dışında zaman zaman tutunan gruplar ise normalleşme sorunu yaşar ve toplumunu sahiplenmekte güçlük çekmeye başlar. Düşünsel faaliyetleri de artık hakikati bulmak ve anlatmak yerine zihinsel buhranını çözmeye odaklanmıştır. Kendisi ve toplumu adına siyaset geliştirme, çözüm üretme, eleştiri getirme hakkı taşımayan entelektüel özne köşeye sıkışır ve zihinsel faaliyetini aidiyet geliştirebildiği ölçüde Türkiye kamualanına taşımaya yönelir. Farklı toplumsal mücadele alanları içinde, aydın faaliyetini diğerlerinden hiç farkı olmaksızın sürdürebilen entelektüel özne, söz konusu olan etnik kimliği olduğunda güdükleşir. Tam da bu noktada, özneyi iki tercih beklemektedir: Etnik kimliğini terketmek veya ona hapsolmak. İşte budur diaspora entelektüellerini aydın olma yolunda değirmen gibi öğütüp sağa sola savuran açmaz.
Dışarı çıkanlara, dönecekleri güne dek söyleyeceğimiz bir söz yok. Ancak kalanlar aslında mağduru oldukları bu sürecin içinde artık giderek zarar veren bir noktaya sürüklenirler. Giderek toplumlarına yabancılaşmaya, gerçek sorunlarını görmemeye ve kendi hayatlarına odaklanmaya başlarlar. En nihayetinde vardıkları nokta bütün bir toplumu ve ödünç aldıkları ideolojik referansları kişisel hayat deneyimlerini rasyonelleştirmek için kullanmak olur. Kendi toplumuna karşı derin bir öfkeden de beslenen bu davranış aslında bir yerde kimliğine hapsolmuş entelektüelin toplumdan intikamı olarak da görülebilir.
Yazının en başında alıntı yaptığım bir yazısında Necdet Hatam, eski yeni yetmeler dediği bir grubun yıllarca ortadan kaybolduktan sonra ortaya çıkışlarına kızıyor ve onları tartışmaları eski günlerden başlatmaya davet ediyor. Aradan 30 sene geçmiş olabilir, SSCB yıkılmış, Dünya, Türkiye, Diaspora değişmiş olabilir. Ancak Hatam hala aynı şeyi aynı şekilde söylemek zorunda kaılıyor. Çünkü, aldığı tek bir karar bütün hayatını değiştirmiş ve "dönüşçülük" adını verdiği mücadele biçimini savunmakla kendi hayatını savunmak aynı anlama gelmiştir artık. Böyle bir öznenin artık toplumsal meseleleri objektif bir şekilde okuyup, çözüm üretmesi mümkün değil. Bu yüzden geldiğini gördüğü ve 3. dalga adını verdiği yeni nesil diaspora hareketi tarafından adı dahi hatırlanmayacak.
Bu döngüyü kırmaya çalışan ve Hatam tarafından yalvarırcasına geri çağrılan grup, circassiancanada.com sitesinden ayrılarak yeni katılımlarla cherkessia.net sitesini açtı.Farklı eğilimler söz konusu ve son derece yetkin kalemler de var içlerinde. Ancak dikkatle baktığınızda içlerinden çok azının kendisini yenilemeye hazır olduğunu görüyorsunuz. Çoğunluğu ideolojik referanslarını sorgulamaya yanaşmıyor ve solda olmayan herkes sağdadır mantığıyla hareket ederek, toplumun kendisini değil kendi hayat deneyimlerini referans alıyorlar. Yine de diaspora eski diaspora değil, Türkiye eski Türkiye değil, dünya eski dünya değil. Sorgulamalarını artık kendi hapsolduğu kurguya dokundurabilecek kadar ileri gidebilenler bu döngüyü kırma şansına sahip olacaklar. Zamanla göreceğiz...
Bir zamanların sağ entelektüelleri olarak adlandırabileceğimiz gruptan ise artık bahsetmek mümkün değil. Türkiye'nin Rusya ile artık stratejik ortaklığı tartıştığı bir dönemde artık onlar için bir hareket alanı kalmadı. Anti-komünizme ve Amerikancıığa sıkışmış söylemleriyle devirleri artık tamamen geçti.
Böyle bir tabloda Kafkas Diasporası yok olmaya mahkum gözüküyor olabilir. Neyseki manzara şimdiye kadar vurguladıklarımızla sınırlı değil. Anlattığım kamuoyu diasporanın kendisiyle karşılaştırıldığında son derece dar sayılabilecek bir alana sıkışan dernek kamularından ibaret. Diasporanın büyük bir çoğunluğu, bu kamu alanlarının totaliter anlayışlarından hiçbir şekilde etkilenmeyerek doğrudan Türkiye'deki kentleşme süreçlerine dahil oluyor. Buralarda oluşan çeşitli kamusal gruplarsa –Üniversite grupları, siyasi gruplar, sanat grupları vs.- yepyeni bir iklimin habercisiler. Türkiye'deki demokratikleşme sürecini de dikkate alırsak bu kamualanlarının giderek genişleyerek totaliter alanların tabanını boşaltacağını ön görebiliriz. Böyle bir ortamda artık entelektüellerimizin de aydınlaştığını görmeye başlayacağız.
Henüz kategorize etmediğim yeni nesil bu tartışmanın dışında yer alıyor. Sorularını sorup, kendisini tam olarak ortaya koymamış olsa da, şimdiye kadar hiç olmadığı kadar güçlü bir şekilde ses verecekler. Sağlıklı bir mücadelenin temellerini atacaklar çünkü toplumsal doku giderek asimilasyon çarkı içinde dağılırken, bu gruplar vücut buluyor ve giderek güçleniyor. Bu gruba yönelik bir analizi de sonraki yazıya bırakalım.










Yorumlar
Aydinlarimizin eksigi coktur.Bunu bilmedigimizi sanip cesitli yazarlardan alinti yaparak bir seyler söylüyorus gibi yapsanizda, bu yazinizda da gecmiste oldugu gibi konusmaktan öteye gecemiyorsunuz. Daha önce defalarca söledim. Kisi degerlendirmele rini akil, mantik ve bilmin kurallari cercevesinde yaptigi taktirde kaale alinir. Bilim bir seyi sölerken argumanlarini, delillerini ortaya koyarak söyler. Sadece konusmaz. Bu nedenle makil ve mantik sinirlari disinda habire konusur birsey söylemez iseniz, yasiniz, unvaniniz, tipiniz, adiniz vs ne olursa olsun, mantikli insanlar tarafindan kaale alinnmaniz mümmkün degildir. Kendinizi hic bir mantikli elestiriye acmaz ve degismez iken birilerine , elestiriye acik olmamama ve degismeme elestirileri yapmaya yeltenmek derin bir " zihinsel buhranin"ifadesinden baska birsey degildir.
ortak referans noktaları bulmaya çalışması.
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.