Gazeteci Yulia Latynina’nın Kafkasya’ya yönelik bakış açısı çoğumuzca kabul edilebilir nitelikte gözüküyor fakat Latynina da dahil olmak üzere çoğu muhalif Rus entelektüelin Kafkasya’ya ve Rusya özelindeki diğer ötekilere dair geliştirmiş olduğu temel problem başta Kafkasya ve oranın yerli halklarına karşı olmak üzere oldukça sıkıntılı.
Problemin temel kaynağı ise Türkiye’de Tanzimat’la birlikte girişilen sürece benzer şekilde kökleri çarlık dönemine giden, “batılılaşma” ve “modernleşme” süreçleri.
Bölgesel karşılaştırmalara konu olamayacak nitelikte olsa dahi, Osmanlı döneminde sarayın kendi iktidarından vazgeçmemek şartıyla etnik ve dini gruplara tanımış olduğu görece özerkliğin kopuş tarihi çelişkili gibi gözükse de Tanzimat’la beraber başlıyor. Başta Balkanlar, İstanbul ve Batı Anadolu gibi gayrimüslim nüfusun yoğun olduğu bölgelerin “İslamlaşması” yolundaki demografik müdahaleler bu dönemde “modernleşme” hareketlerinin hız kazanmasıyla birlikte artıyor. Bu sürecin kopuş tarihi ise yani Anadolu ve Balkanların “İslamlaşması” süreci, Cumhuriyet projesiyle birlikte son noktaya ulaşıyor. Kendi dinamiklerini göz ardı ederek tepeden inmeci bir şekilde ilk önce yönetici elitin düşüncesinde gerçekleşen ve sonrasında tüm topluma tatbik edilmeye çalışılan “modernleşme” süreci arkasından varlık vergilerini, sürgünleri, soykırımları getiriyor. Bu toplumun neden piyanoyu üretmediğini, üretme gereği duymadığını, böyle bir enstrümana neden gerek duymadığını sormadan, aynı topluma piyano çalmayı öğreten köy enstitülerinin bakış açışındaki modernist çarpıklık, Bolşevik İhtilali ile birlikte kendisini Kafkasya’da da gösteriyor.
Yahudiler, Kazan Türkleri, Kırım Tatarları ve Kafkasya halklarına karşı girişilen katliamlar ve ardından gelen demografik müdahaleler yani “kolonizasyon” hareketleri, aşağı yukarı aynı döneme denk gelir ki bu süreçte muzdarip olanlar salt soykırıma uğrayan ve sürülen bu halklar olmayıp o bölgelere zorla yerleştirilen Rus ve Kazak köylüleridir de.
Rus elitinin algısındaki temel problem de bu dönemle birlikte kendisini göstermeye başlar. Kafkasya, Rusya’nın kendi toprağı olur böylelikle. Bunun sebebi işgalden çok, temel algıdaki değişikliktir. Muhalif Rus aydınında dahi, “demokratikleşmesi” gereken Rusya ve Rusya’ya ait olan Kafkasya imajının doruk noktaya ulaştığı dönemse Bolşevik İhtilalidir. Misyon ise belli; “Dağlı yerlilere” medeniyet götürmek.
Ekim Devrimi’nin Kafkasya halkları için kazanımlarından dem vuranlar olaya bir de bu şekilde baksınlar ve Köy Enstitülerin Türkiye’deki misyonu ile Bolşeviklerin Kafkasya’da açmış olduğu okullar arasındaki paralelliği sorgulasınlar. “Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” ama Sovyetler Birliği içerisinde yer almaları şartıyla!
Bugün de değişen bir şey yok. Muhalif Rus entelektüelini Stalin, Dugin ve Putin gibi örneklerden ayıran fark, Kafkasya halklarına yani kendi üvey evlatlarına daha “şefkatli” yaklaşıyor olmalarıdır. Kafkasya’da demokrasi tesis edilmeli ve insan hakları güvence altına alınmalı ama Rusya Federasyonu içerisinde kalmak şartıyla! Böylelikle sermayenin bürokrasi tarafından kemirilmeden, güvenli dolaşımı da sağlanacaktır üstelik! Bununsa adı Rus emperyalizmi ve bu emperyalizmin bilinçaltını inşa eden “şefkatli” Rus oryantalizmidir.
Diasporada Rusya’ya Abhazya’yı tanıdığı için müteşekkir olan kesimin dilinden düşürmediği tek soru, Kosova ile aynı şartlara sahip Abhazya’nın neden batı tarafından tanınmadığı. Biz de o zaman şöyle soralım; Abhazya ile aynı şartlara sahip Kosova neden Rusya tarafından tanınmıyor? Sanki Rusya Abhazya’nın Batı tarafından tanınmasına izin verecek gibi bir beklentiden öte yukarıda değinilen şefkatli Rus oryantalizmi bağlamında cevap bulmaya çalışalım bu soruya.
Bir hatırlatma; Fransız Komünist Partisi de bağımsızlık savaşı sırasında Cezayir’i Fransız toprağı olarak görüyordu. Kafkasya “dağlılarının” Rusya’ya karşı vermiş oldukları mücadeleyi örnek göstererek dünya uluslarına bu direnişten ders almaları gerektiğini söyleyen Marx’ın, neden Hindistan’daki İngiliz emperyalizmini tarihin “ilerici” bir adımı olarak selamladığını da kendimize sorarak bitirelim.
Mevdudi Bayçora
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir









