Kafkasya Forumu

     

Dönüş: Niçin ve Nereye?

e-Posta Yazdır PDF
Share
“Müslümanız, Çerkesiz ve Bayçorayız” şeklinde yatırırdı babam bizi her akşam yatağa küçükken. Bunları Çerkesçe söyleyemese de önemliydi bizim için. Her akşam neden bunların bize tekrar ettirildiğine anlam veremezdik o dönem. Böyle büyütülen bir çocuğun bugün en çok konuşulan kimlik problemi gibi bir problem yaşaması, en azından bahsi geçen din ve etnisite - ki etnisite sentetik bir kavramdır- konularında pek mümkün değildir herhalde.
 
Balıkesir'de içinde bulunduğumuz sosyal yapı da Çerkeslerden müteşekkildi, en azından büyüklerimizin. Çerkes olduğumuzu bilmekle birlikte çok da önemli bir ayrıntı değildi bizim için. Kendi adıma sözde “barbar Türklerden“ olmadığımın vurgusuydu bu durum o zamanlar. Belirdiği dönemlerse, tarih derslerinde Çerkes Ethem'e yakıştırılan hain vurgusuna yapılan kendiliğinden itirazlardan ve hocalar sınıfa girince tek başıma ayağa kalkmamdan ibaretti. Çoğumuzun başına gelebilecek bir şekilde bir hocamız en sonunda Çerkes olup olmadığımı sormuştu.
 
Ethem'in bu “vatan”a hizmet etmek gibi bir zorunluluğu olmadığını, cihan harbinden yenik ayrılan üç imparatorluğun tek bir gecede nasıl cumhuriyete dönüştürüldüğünü, Sakarya “Meydan” Muharebesi'nin bir Uhud ya da bir Waterloo olmadığını, Kafkasya'nın Bolşeviklerce talan edilmesine izin verilmesini ve buna karşı koyan o dönemki diasporanın tasfiye edilmesini, okullarda Stefanos Yerasimos okutulmadığı için bilme imkânımız yoktu tabii ki. Kaldı ki, o donemki her Osmanlı aydın ve askerinin tek amacı “vatan” kurtarmakken, içlerinden bir gerilla liderinin isyan bayrağını çekmesi hoş ve sempatik bile karşılanabilirdi. Modern Batı'da benim bildiğim, okuduğum istisnasız her isim statükoya karşı verdiği mücadeleyle var olabilmişken, bizde ise tam tersi bir durum geçerliydi. Hala öyle gibi.
 
Açık konuşalım. Babam ve arkadaşları her akşam yeni kurulacak olan İslami yapıyı tartışırlar, her akşam yeni bir entegre tesis kurarlardı bizim evde. “Sanayi Toplumunun gelişimine ayak uyduramayan bir diasporanın yaşama şansı yoktu” ona göre. “İrancı” ve ümmetçiydi diğer taraftan, Demirkapılı Dursun Hafız ablamıza göre ise “faşist” olabilecek ve sınırları aşabilecek kadar Çerkes'di. O kadar ki ben ümmeti Çerkeslerden ibaret filan sanırdım. Başarılı, başarısız bir çok girişim... Bunun yanında 12 Eylül ve 28 Şubat'ın kapısına uğramadığı sayılı kişiden birisi gibi gelir bana. Hala “İrancı”, hala ümmetçi, hala islamcı, hala Çerkes, hala Bayçora. Çoğu kişinin aksine değişmedi, ne demokrat, ne de liberal olmadı. Düzen hala adil değilken nasıl değişebilirdi ki?
 
Bunlara rağmen “dönüş” gibi bir problemimiz olduğunu hatırlamıyorum. “Vatan” ve “Anavatan” gibi Fransız Devrimi'nden alınan kavramlara çocukluk dönemim dâhil her zaman kuşkuyla yaklaştım. Kelimenin sakat bir kelime olduğu çocukluğumuzda öğretilmişti çünkü bize. Vatan devlet tarafından beslenen İstanbul burjuvazisinin vatanıydı, benim değil; özgürlükse sermayenin güvenli dolaşım özgürlüğüydü; eşitlik, yeni serpilen burjuvazinin feodal beylerle girmiş olduğu siyasi mücadelenin kalkanıydı. Ben dikta olan bir subayla hangi şartlarda eşit olabilirdim? Cetvelle çizilen seküler ve suni sınırlara ne derece, nereye kadar, nasıl kutsal anlamlar yükleyebilirdim ki? Bugün de değişen bir şey yok.
 
Çerkes Teavün Cemiyeti'nin o dönemki zor koşullar altında Kafkasya'ya yönelik atmış olduğu adımlar bile, içinde bulundukları siyasi mücadeleden soyutlandıkları takdirde bir anlam ifade etmez. Tsağu Nuri'nin önderliğinde açılan okul taktiksel bir hamleydi. Kafkasya'da kendilerinin de hakkı olduğunu Ruslara haykıran, orada kalabilen yerli halka moral destek olma adına atılmış bir adım. Cumhuriyetle birlikte tasfiye edildiler tabii ki. Ankara Hükümeti'nin Ruslar tarafından tanınması için bölgede bazı tavizler vermesi gerekirdi her halde. Genç Cumhuriyetin “geç kalmış” uluslaşma politikası da bu kadroya darbe indirdi.
 
Yamçı dergisiyle tanışmam ise lise dönemime denk geliyor. Başta Çerkes Teavün Cemiyeti ve Avrupa'da sürgünde bulunan Kuzey Kafkasya diasporasının içinde bulunduğu siyasi mücadelelerden kopuş, Kafkasya'nın bağımsızlığını hedef alan ana akımın dışına çıkılması ise “Yamçı” ile belirginleşti. O döneme kadar diasporada ana çizgi ve yürütülen faaliyetler kaybedilmiş bir toprağın kazanılmasına yönelikti hâlbuki. Neden hala, KAFFED'in talimatlarını dinlediğine hiçbir şekilde anlam veremediğim Bağlarbaşı’nda bulunan İstanbul Kafkas Kültür Derneği gibi Türkiye'deki en köklü dernek, kendisini Çerkes Teavün Cemiyeti'nin devamı olarak niteliyor üstelik. Şaka gibi.
 
 Babamın “garnitür” kategorisinde değerlendirdiği Yamçı'da da pek bir şey bulamadım. Okumak ve “büyük adam” olmak için köylerinde tarla sürerken, İstanbul, Ankara ve Bursa gibi büyük şehirlere arkalarından sular dökülerek uğurlanan ve bir gecede aydınlanıp “68 kuşağımız” olma onuruna erişen bugünkü en devletçi kesimimiz olan Ankara tayfamızı oluşturan kadro, yeni bir şey keşfetmiş gibi dillendiriyordu “dönüş” fikrini yıllar sonra. Hafitze Muhammed yanlış hatırlamıyorsam ilk olarak bu dergide tanıtıldı cemiyete. Kafkasya'nın güzelliğinden, orada insanların dillerini yaşatabildiğinden filan bahsediyordu. Şogentsuk Ali'nin Adigece yazmış olduğu eserlere değiniliyordu.
 
Diğer taraftan “Sovyetler Birliğini Öğrenme Enstitüsü” adını taşıyan ve ellili yıllarda Berlin merkezli yayınlanan başka bir dergide ise Ramazan Traho, Kabardey'in Rusya'ya gönüllü katılışının adına yazmış olduğu bir şiir sebebiyle Sovyet makamlarınca ödüllendirildiğini söylüyordu Ali'nin. Sultan Kılıç Girey ve kendisi gibi yüzlerce “vatan haininin” Adigece'lerini kullanmalarına olanak tanınmadıysa da Ali onlar için de Adigece eserler veriyordu zaten. Üstelik Sovyet makamlarına methiyeler düzerek ve tarihini çarpıtarak! Şogentsuk Ali ismi bugün Nalçik'in park ve sokaklarını süslüyor. Gramsci'nin toprağı bol olsun ama, “hegemonya“ doğu toplumlarında da varlığını sivil ajanlar yoluyla sürdürüyor gibi.
 
Birliğin tüm organik yapısını bozacak Müslüman bir Türkiye'nin Sovyet Bloğuna kaymasına Sovyetler Birliği'nin kendisi dahi müsaade edemeyecekken, Batı tüm dünyada yetiştirmiş olduğu “yeşil kuşağın” yanında Türkiye'deki “Sovyetler Birliği Mahkûmu Milletleri” de unutacak değildi her halde. Bunun için Çerkesler biçilmiş kaftandı. Sağcı ya da solcu olmaları fark etmezdi Çerkes olduklarını hatırlamaları yeterliydi. Kendiliğinden Anti-Rus Cepheye kayacaklardı zaten. O yüzden biz sunni, yapay olarak sonradan yaratılan Çerkeslerdik bizimkilere göre. Kendimizi Çerkes ya da herhangi bir etnik gruba ait hissedebilecek ekonomik, moral ve tarihsel koşullardan yoksunduk. Kazanuko Jabağı bir Rene Guenon olamazdı, olamadı da. Bunun tek istisnası olan yakın tarih bilinci ise Osmanlı'nın son dönemindeki diasporanın tasfiyesiyle unutulmuştu. Buna rağmen bir diaspora yaratılmaya çalışıldı ve kısmen başarıldı da.
 
Bolşevik İhtilali'nden sonra her geçen gün, devrimi yaymak yerine korumacı reflekslerle içine kapanan ve Çarlık Rusya'sını mumla aratan Sovyetler Birliği'nin bu duruma göz yumması ise beklenemezdi. Ama savunma için bir argüman bulunmalıydı. Günümüzün “reel-politik”ine eş değer bir argüman. Rusya'yı bu cemiyete sevdirecek ve geçmiş günahlarını unutturacak bir argüman!
 
“Asimilasyon” imdada yetişti böylelikle. Türkiye'deki diasporanın her geçen gün eridiği, Sovyetler Birliği'nde yaşayan soydaşlarımızın ise dil ve kültürlerini yaşatabildiği vurgulandı. Hal böyle olunca oraya dönmek gerekiyordu. Böylelikle diasporada yetişen ve kimliğinin farkına varan etki alanı dışındaki potansiyel bir tehdit de absorbe edilecekti üstelik. Adigece'den o dönemde çevrilen eserlerle birlikte Kafkasyaya'yı bugünkü duruma getirenlerin prensler ve yefendiler olduğunu filan duyduk. Sürgün sürecindeki emperyalist Osmanlı ve İngilizlerin rolünü dillendirdik. Ruslar aklanmış oldu böylelikle. Göç kelimesini literatüre soktuk. “Muhaceretteki Çerkesler” gibi laflar hicret kelimesinin içerdiği siyasi anlamdan soyutlanarak telaffuz edilmeye başlandı.Yetmedi, dünyada başka bir örneği bulunmayan “Bzeyiko Savaşını”, Helen Rüyası gibi Spartaküs'ün batı medeniyetini aklama adına efsaneleştirilen sözde ayaklanmasından sonra, ikinci bir köle ayaklanması olarak dünya literatürüne tüm sosyal bilimleri alt üst ederek sokmayı denedik. Haliyle tutmadı. Bugün garip bir şekilde böyle bir savaşın olduğuna hala inananlar var. Mücadele bu sefer patrisyenlere karşı kölelerin vermiş olduğu değil, halkı sömüren “gerici” feodal beylere karşı köylülerin vermiş olduğu mücadeleydi. Üstelik “kölelerin” çok daha fazla sayıda olduğu ve sözde baskı ve sömürünün çok daha ağır olduğu Kabardey bölgesini es geçerek Batı Adigelerindeki feodal beyleri vurmuştu devrim!
 
Sosruko da tanrılara karşı ilk isyan bayrağını açan ve onlardan ateşi çalarak halkına armağan eden mitolojik kahramanımız haline geliverdi yazıya geçirilirken. Çelişki ve insanın “özgürleşmesi” yolundaki mücadele mitolojik dönemde de vardı ve bugün de sürüyordu yani!
 
Bu sürecin kendi adıma en üzücü yanı ise tüm bu politika ve ilişkilerin bizzat Moskova tarafından değil, bölgede merkezden aldığı olanakları kaybetmemek ve merkeze yaranmak adına, üçüncü sınıf devlet memurlarca yürütülüyor olmasıydı. Diğer bir garabet de bu oyuna düşen büyüklerimizin bu süreçte sergilemiş olduğu tutumdu. Milliyetçiliğin her türlüsünü reddeden o dönemki heyecanlı nutuklarda, ironik bir şekilde, Sovyetler Birliği'nce işgal edilmiş bir coğrafyadan gelen Adige olan herkesi, siyasi duruşunu, moral değerlerini ve ait olduğu sınıfı sorgulamadan koşulsuz dinlemeleriydi. Haliyle aldatıldılar! Hala aldatılıyorlar! Soğuk Savaş gibi her türlü siyasi yapının konjonktürel değişimlere müsait olduğu bir dönemde diaspora merkezli muhtemel bir bağımsızlık hareketi de önlenmiş oldu böylelikle.
 
Bugünün temel argümanı ise “reel-politik” ve kimisine göre kendisi de bir ideoloji olan “ideolojilerin sonu” saçmalığı. Ali Şeriati, Kuran'a bağlı kalarak yapmış olduğunu iddia ettiği çıkarımlarında, birbirleriyle ilişki içerisinde olan üç çeşit müstebid yapı sayar. Fir'avni, Bel'ami ve Karuni. Birincisi siyasi diktaya işaret eder, ikincisi “kurumsallşamış dinin” ve din olma iddiasındaki diğer ideolojilerin toplum üzerindeki afyon niteliği taşıyan hegemonyasıdır, sonucusu ise burjuvazinin egemenliğidir . O'na göre birey ve toplumun doğru bilgiye ulaşması pozitivist “modern bilim” vasıtasıyla bu üç kurum tarafından yönlendirilir ve çarpıtılır.
 
Buna bir de reel-politik'i eklemek lazım. Biz uslu ve gerçekçi olalım ki sömürü devam etsin. Biz sınırlarını kendimizin belirlemediği bir “gerçeklikle” baş başa bırakılalım ki Hafitze Muhammet, Ramzan Kadirov gibi isimlerin konformizine çomak sokamayalım. Biz reel-politika bilelim ki/bize bildirilsin ki, sermaye kendisini bizim aracılığımızla yenileyebilsin. Biz “makul” olalım ki aklın sınırları başkalarınca çizilip bize empoze edilebilsin.
 
Sözüm o ki; palavradır efenim reel-politik filan. Üstelik kendi lügatımızda “gupsise” gibi bir kelime varken! “Dönüş” fikri, asimilasyon, dil, kültür gibi argümanların arkasına saklanılarak nasıl manüpile edilip bütün bir toplumun uyutulmasına ve yılların kaybolmasına hizmet ettiyse, aynı kadronun bugün de dilinden düşürmediği tek argüman olan reel-politik de aynı amaca hizmet ediyor. İşin garip tarafı kitlesel bir dönüş hareketinin gerçekleşebileceğine hala inanıp dönüş reçeteleri filan sunan büyüklerimiz var aramızda. Ben ihanet noktasında değilim yani kimseyi ihanetle ya da ajanlıkla suçlayıp onlara olumlu ya da olumsuz bir değer filan atfetmek istemiyorum ama iman ve komedi dedikleri de tam da bu olsa gerek.
 
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
 
Mevdudi Bayçora
31.07.2009

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti Bağımsızlık Bildirgesi 21 Mayıs
Aslan Mashadov Cahar Dudayev
www.olympicgenocide.org Vladimir Putin
Politkovskaya, Yevloev, Markelov