Umut Özkırımlı, "Milliyetçilik Kuramları: Eleştirel Bir Bakış" adlı çalışmasında batıdaki milliyetçilik kuramlarının üç ana okul etrafında toplandığını söylüyor. İlkçiler, Modernistler ve etno-sembölcüler. Modernistler, ulusların doğuşunu sanayileşmeye, kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasına, kilisenin otoritesinin sarsılmasına vs. bağlıyor. Buna karşın ilkçiler ulusların, moderniteye özgü örgütlenme biçimi olmadıklarını, modernite öncesi dönemde de var olduklarını savunuyor. Etno-sembolcüler ise her iki okul arasında bir orta yol bulma uğraşında. Onlara göreyse uluslar farklı formlarda da olsa daha önce de var olan topluluklardı.
Özkırımlı’ya göre her üç akımın da millet ve milliyetçilik anlatılarının birbirlerinden beslendiği noktalar olmakla birlikte tüm milliyetçiliklerin en önemli ortak noktası retorik. Yani söylem… Ki; bahsi edilen retoriğin iktidar mekanizması ile olan ilişkisini atlamışsa da bilgi üretme süreci ile olan ilişkisini ıskalamamış Özkırımlı…
Kuzey Kafkasya diasporasında bu konu üzerinde geçmişte çalışan isimlere bakarsak bizimkiler 5000 yıllık tarihe yapılan vurguyla ilkçi kategoriye girerlerdi her halde. Beyaz Irkın dünyaya Kafkasya'dan yayıldığı anlatısı…
Türkiye üzerinden gidelim… İsmet İnönü, CHF içinde daha sonra Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası adını alacak olan Rauf Orbay etrafında toplanan muhalif azınlığın çalışmalarından rahatsızdır. Erik Jan Zurcher’e göre ikisi arasında geçmişi öncelere dayanan bir husumet söz konusu. Hilafetin kaldırılacağı söylemleri Rauf Orbay’ı destekleyen İstanbul Basını’nın yardımıyla kamuoyunda tartışılmakta. İsmet İnönü’nün o dönemki argümanı, hilafeti henüz açıkça karşısına almış olmasa bile “halkın egemenliği”. Tabi “Halkın Egemenliği” o dönem İsmet Paşa’dan yana... Eric Jan Zurcher ise Orbay ve arkadaşlarının bu siyasi mücadelede hilafet makamının arkasına saklanmalarını siyasi bir hamle olarak görüyor. Öyle ki Orbay tam da hilafet tartışmalarının yapıldığı dönemde son halifeyi bulduğu her fırsatta ziyaret ediyor. Tam da bu sırada Hintli Müslümanların halifeye bağlılıklarını bildiren bir mektubu İstanbul Basınında yer alınca, İsmet Paşa mecliste haykırıyor: “İç işlerimize karışıyorlar”…
“İç işler” önemli. Televizyonlarda yurttan haberlerden bölümünden sonra “dış dünyada” neler olup bittiğini öğreniyoruz. Gazetelerin iç haberler ve dış haberler bölümü kişinin bilinçaltına ötekileri anlatıyor. Buna “banal milliyetçilik” diyorlar. “Türkiye Türklerindir” şeklindeki gazete sloganından daha etkili olduğu tespit edilmiş önceki çalışmalarda. Kaffed de Kafkasya'yı Rusya'nın iç işi olarak gördüğü için bölge hakkında söz söylemeyi "ayıp" sayıyor. Türkiye'de Ülkenin doğu kesimleri de merkezin nerede konumlandığını gösteriyor.
Başa dönelim. Milliyetçilik literatürüne hâkim olan üç ana akım saydık ve Özkırımlı’ya göre ortak noktalarının retorik olduğunu söyledik. Sorun; bilginin kim için, ne şekilde, ne zaman, hangi şartlar altında üretildiğinde. Özellikle Sosyal Bilimler alanında…
Emre Kongar okulda bize sosyoloji dersleri verir. O’na göre Mustafa Kemal “din-tarım” imparatorluklarının tasfiye sürecini önceden görebilmiş ve Ulus formunu imparatorluk bakiyesi bir ülkede pratize ederek -ki bunun ne şekilde yağıldığı çok önemli!- döneme ayak uydurabilmesini bilebilmiştir. Öte yandan Sanayi Toplumuna yeni bir peygamber gerekiyordu herhalde… Kılıçdaroğlu da Dersim olayları ile ilgili olarak dönemin koşullarının farklı olduğunu söylemişti.
Ben Balıkesir doğumluyum. Bizimkiler Bursa Karacabeyli. Annem ise Bigalı. Karacabey’in orijinal adı Mihaliç, Biga’nınki Pegai, Bandırma Panderma, Gönen ise Artemea… Özel olarak Güney Marmara bölgesindeki tüm yerleşkeler genel olaraksa Anadolu’daki çoğu yerleşke bu şekilde, ama yine gariptir ben yirmi dört yaşında olmama rağmen bölgede tek bir Rum mezarlığı görebilmiş değilim şu güne kadar. Neredeler peki bu adamlar diye sormak gerekiyor sanırım?
Biraz geriye dönelim. ABD Başkanı Wilson meşhur ilkelerini 1918 Ocak’ında açıklar. İlginçtir, Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını savunan Bolşeviklerin Osmanlı, Almanya ve Avusturya-Macaristan İmparatorlukları ile Brest-Litovsk Barış Antlaşmasını imzalamış olduğu tarih de bundan sadece üç ay sonrası!
Almanya’ya gidelim. Hitler 1933’te iktidara geliyor. Türkiye’de ise kafatasları ölçümlerinin yapılmaya başlandığı tarih. Yani, Ziya Gökalp’in ömrü yetse daha sonra kelle koltukta dolaşacak. Mustafa Kemal Onuncu yıl nutkunu aynı yıl okuyor! 1934’te ise “Soyadı Kanunu” çıkarılacak ve lakap ve ünvanlar yine aynı yıl kaldırılacak. Uluslaşma sürecine Almanya'dan daha geç başlamış olan Türkiye açığı kapatma derdinde her halde. Hitler Dönemi’nde Almanya’da büyükelçilik yapmış olan Hüsrev Gerede anılarında Türkler ile aynı ırktan olan Finlilerden filan bahseder… Ekonomik ve diplomatik ilişkiler milliyetçi söylem ve pratiği ister istemez etkiliyor.
Milliyetçiliğin “seküler” formuna ulusalcılık diyorlar ki bu milliyetçilik/ulusalcılık ayrımı tahmin ediyorum sadece bize özgü. Seküler olduğu için geleneksel kalıpları kırıp mahalleye nüfuz edemeyen ulusalcılık, milliyetçilik adı altında daha sonra kitleselleşti. Arkasında da “Komünizm tehlikesine” karşı diyanet imzalı fetvalar. Sonucu ise popüler Türk Milliyetçiliği... “Mehmet olunmaz, Mehmet doğulur” olayı.
Fukuyama’nın tek kutuplu dünya düzeninin ardından, New York Times Genel Yayın Yönetmeni Thomas Friedman, "bu kadar da acıtmamak lazım" diyerek “Dünya Düzdür” adlı kitabında küreselleşmenin o kadar da kötü bir şey olmadığını yutturmaya çalışıyordu. Kitabı Türkçeye kazandıran ise Boyner Yayınları. Bize ders kitabı olarak okutansa 68 kuşağından bir hocamız... SHP'nin yeni Başkanı Hüseyin Ergün de "Emperyalizme Hayır! boş laf! demişti geçen aylarda Neşe Düzel'e vermiş olduğu röportajda. Garip olansa, Dünyanın bir "ümmet" toplumuna evrildiği dönemde bizim kanadın bir kısmının hala uluslaşma derdinde olması.
Öte yandan faşizmi doğuran aydınlanma jargonuyla demokrasi ve özgürlük nutukları atamam. Kürt kimliğinin kamusal alanda kendi pratikleriyle yer edinme özgürlüğü varsa, iktidar erkinin de Kürt kimliğimi tanı(ma)ma gibi bir özgürlüğü olamaz mı diye sormadan da edemiyor insan. Yani mesele özgürlük meselesi gibi de gelmiyor bana. "Resmin bütününü" ben çizmediğim için defans yapmak adına süreci okuma derdinde de değilim. Üstelik bu söylemin ucu ergenekona da çıkıyor. Yani eski "Amerikancıların" yerlerini yenilerine bıraktığını söylemiyorum. Milliyetçi söylemin iktidar mekanizması ile olan ilişkisine kısaca değinmek istemiştim sadece. Daha iyi bir anlatım içinse Vietnam'da öldürülen Amerikan askerlerinin bayraklara sarılı tabutlarının içerisinde ülkeye taşınan uyuşturucuyu kontrol eden çeteyi konu edinen 2007 yapımı "American Gangster" filmini izleyebiliriz.
Mevdudi Bayçora.
08.01.2010
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir