Anavatana dönüş konusu Kafkasya halklarından özellikle Adıge ve Abazalar’ın varoluşlarını devam ettirebilmeleri için olmazsa olmaz bir mücadele alanıdır...
Üzerinde uzun tartışmalar yapılması gereken, diaspora tarihi içerisinde geçirdiği evreler, neye ve “kime” göre şekillendiği / şekillendirildiği net olarak ortaya konularak yeni perspektiflerle stratejisi oluşturulması gereken öncelikle konulardandır...
Çerkes Teavün Cemiyetinin etkin olduğu dönemlerde özellikle Ğuaze dergisiyle alt yapısı oluşturulmaya çalışılan dönüş fikri, tek parti dönemi despot yöneticilerinin absürt milliyetçilik anlayışı ve Sovyetlerle iyi geçinme politikasının etkisi altında Çerkes Teavün cemiyetinin kapatılması, kadrolarının üzerinden buldozer gibi geçilmesi sonucunda 1950’li yıllara kadar tartışılamayan bir çok sorunumuz gibi uzunca bir süre rafa kaldırılmıştır...
1950’lerde kısmen de olsa demokratik sisteme geçilmesi ile birlikte tekrar kurulmaya başlayan derneklerde ise; dönüş fikri, yine birçok sorunumuzda olduğu gibi ideolojik tartışmaların içerisinde heba olmuştur... Kendi aidiyetleri üzerinden politize olamamış başkalarının ideolojileri, başkalarının söylemleri ile kendi sorunlarını çözmeye çalışan yeni diaspora “aydın”ları ise soruna çözüm aramak yerine ya doğrudan dönüşü reddetmiş ya da dönüşü Sovyetlere dönüş olarak algılamış ve çarpık siyasi anlayışlarının kurbanı etmişlerdir...
Toplumumuzun ikiye ayrıldığı, kendi hassasiyetlerini birilerinin ideolojilerine ödünç verdiği bu dönemde, iki kutuplu dünyanın aktörlerinin (özellikle SSCB’nin) diaspora örgütlerini laboratuar olarak kullandığı da artık bilinen bir gerçektir... En önemli kavramlarımızın ya içleri boşaltılarak ya da manipüle edilerek işlevsellikten uzaklaştırıldığı bu dönem, ne yazık ki kayıp yıllar olarak diaspora tarihimizde yerini almıştır...
Kimlik, kültür, dil, dönüş gibi toplumumuzun geleceğini şekillendirecek kavramların, manipüle edildiği içlerinin boşaltıldığı gün gibi ortada olsa da bu manipülasyon ve içeriksizleştirme girişimleri bu kavramların bizim için önemini ortadan kaldırmamalıdır...
Bu hayati kavramların kendi iç dinamiklerimiz gözetilerek, ödünç alınmış ideolojilerden arındırılarak tartışılması, reel olarak sistematize edilmesi en elzem önceliğimiz olmalıdır...
Özellikle son 30-40 yıldır dillere pelesenk edilen “Dönüş” senelerdir dillendirilmesine rağmen niye hala bir kaç istisna dışında gerçekleştirilememiştir?
Bu süreçte nerede yanlış yapıldığı, hangi tuğlanın eksik olduğu, başarıya neden ulaşılamadığı araştırılması gerekirken halen yüzeysel tartışmalar devam etmektedir... Dünyada yaşadıkları topraklardan sürgün edilmiş ve uzunca bir süre sonra kendi topraklarına dönmeyi başarmış toplumlar incelendiğinde ekonomik ve akademik çalışmaları besleyen örgütlü bir siyasallaşma sürecinden geçtikleri gözlemlenmektedir... Kendi aidiyetleri doğrultusunda siyasalaşabilen toplumların örgütlü ekonomik, siyasi ve akademik sistemler kurmaları ve bu sistemi ideallerine kanalize etmeleri kolaylaşacaktır...
Kendi aidiyetlerimiz üzerinden siyasallaşmamızı gerçekleştiremezsek 40 yıldır anlatılan dönüş martavalına inanmaya devam edersek, kültür ve dil gibi en önemli kavramları içeriksizleştirerek arkasına sığınmayı sürdürürsek ne yazık ki kısa sürede siyasallaşması gereken bir toplumdan bahsetmemiz dahi mümkün olmayacak...
Kendi aidiyetleri üzerinden siyasallaşmış toplumlar kendilerini ilgilendiren konularda hassas olur, tepki verir, ses çıkarır... Dönülecek bir vatan olduğunu bilen, buraya kendisini ait hisseden, vatanının işgal altında olduğu realitesini idrak etmiş, burada olmasının ve atalarının çektiği çilelerin, uğradıkları Soykırım’ın bilincine varmış diaspora insanı aidiyetleri temelinde siyasallaşacaktır... Bunu gerçekleştirmek için çabalamak örgütlenmek ise eskimiş yalanlarını yutturmaya çalışan “keramati kendinden menkul diaspora thamadelerinin” değil berrak zihinlerin sorumluluğudur...
Kitlesel, bireysel tartışmalarını bir kenara bırakıp diğer toplumların tecrübelerini incelemeli özgün koşullarımızı da dikkate alarak uzun soluklu sistematik programlar hazırlamalı sabırlı ve dikkatli hareket etmeliyiz...
Bu mücadele de bireysel, ekonomik, ideolojik çıkarları doğrultusunda toplumumuz için hayatiyet arz eden konuları içi boş kalkanlar olarak kullanan malum zevata karşıda en az, Kafkasyalı nüfusunun artmasını istemeyen Rusya’ya dikkat etmemiz gerektiği kadar dikkat etmeliyiz...
Siyasallaşmış ve birçok başarıya imza atmış toplumların destansı hikâyeleriyle doludur tarih sayfaları... Kendi aidiyetleri temelinde siyasallaşamamış toplumlara mezar olmayı bilen tarih destanlar yazmaya da izin vermiştir, verecektir
Birileri Rus konsolosluk koridorlarını ne kadar aşındırsa da, FSB laboratuarlarında diasporayı apolitikleştirmek için yeni yollar stratejiler hazırlanmaya devam etse de, siyasallaşma kapısı açılmıştır... Halkımız artık yapılan haksızlıklara konjonktürel tepkiler vermenin ötesinde her koşulda gür sesle destek vermeye başlamıştır...
Özetle, Toplumsal siyasallaşma mücadelesinden dönüş yoktur!!!









